21 Ekim 2012 Pazar

The Truman Show

-Was nothing real?
-You were real. That's what made you so good to watch.




Jim Carrey'in Truman Burbank karakteriyle başrolde yeraldığı 1998 yapımı Peter Weir filmi. 
Truman Burbank, anne karnından başlamak üzere bütün hayatını ada şeklinde düzenlenmiş bir stüdyoda tüm dünyanın gözleri önünde geçirmektedir. Ancak bunu bilmeyen tek kişi kendisidir. Truman'ın hayatı tamamen bir televizyon sovudur. Dünyada eşi bulunmayacak güzellikte bir adada yaşamaktadır. Bir işi ve güzel bir karısı vardır. 30 yıl boyunca yaşadığı adadan hiç çıkmamış olan Truman hayatını kusursuz denebilecek bir şekilde geçirmektedir. Ancak yaşadığı her saniye, her olay, tanıdığı herkes kısacası adadaki herşey televizyon şovunun bir parçasıdır ve Truman'ın bu durumun gerçekliğinden en ufak bir şüphesi bile olmamaktadır.
Ailesi, arkadaşları, karısı tamamen sahte olmakla birlikte Truman çocukluğundan itibaren dış dünyanın olmadığına inandırılmaya çalışılır, okyanustan korkmasını sağlamak gibi dış dünyayla bağlantısını engelleyecek her türlü şey yapılır. Örneğin, Truman çocukken bir kaşif olmak istediğini söylediğinde öğretmeni ona keşfedilecek hiçbir yerin kalmadığını söyeleyerek vazgeçirmeye çalışır.
Truman üniversitede bir kıza aşık olur ve bu şovun tüm planları dışındadır, bu yüzden kız Fiji'ye gittiği söylenilerek Truman'dan uzaklaştırılır ve filmin asıl olayı olan Truman'ın Fiji'ye gitme isteği burada başlar. Truman Fiji'ye gitmeyi kafaya koyar ancak bir problem vardır, bu şov Truman'ın adadan çıkmaması iöin ne gerekiyosa yapıcaktır.
Truman 30 yaşlarına kadar yaşadığı hiç bir şeyden şüphelenmemektedir. Yolda giderken gökten düşen bir spot bile onun sorgulamasına neden olamamıştır. Ancak babasını yolda yürüyen insanlar arasında görmesi, karısının düğün fotoğrafında yalan işareti yapması, Fiji'ye gitmek istediğinde uçakta yer bulamaması, Chicago otobüsünün bindiği sırada bozulması, radyoda şovun yayını duyması gibi olaylar üstüste gelmeye başladığında Truman için bir sorgulama süreci başlar ve Truman artık yaşadıklarının gerçek olup olmadığını öğrenmenin yollarını arar.
Yaşadıklarının gerçek olmadığını öğrendiğinde kaçma isteğiyle bir tekneye atlar ve tüm okyanus korkusuna, yönetmenin tüm caydırma yöntemlerine karşın yola çıkar. Ancak gökyüzü dahil herşey stüdyo ortamı olduğu için tekne bir süre sonra duvarlara çarparak durur. Truman çıkış kapısını görüp yöneldiğinde, şovun yönetmeninden can alıcı söz gelir : " Senin için yarattığım dünyadan farklı bir gerçeklik yok dışarıda. Aynı yalanlar, aynı aldatmacalar. Ama benim dünyamda korkacak hiçbir şeyin yok." Bu sözlerin üzerine Truman'ın kafası bir hayli karışır ancak karşılaşabileceği herşeyi göze alarak stüdyodan yani yaşadığı sahte hayattan çıkmayı başarır.
Filmin konusu bu şekilde, bir de gelelim filmin içeriğinde gizlenenlere :)
Öncelikle ve en önemlisi şovun yaratıcısı Cristof'un tam anlamıyla bir Tanrı modeli olarak sunulması. Christof bir dünya yaratıyor ve bu dünyayı bir insanın yaşamına sunuyor, üstelik bu insanın tüm yaşamı kendi ellerinde. Korkuları, duyguları, endişeleri, anıları Christof tarafından yaratılıp yönetiliyor. Güneşin doğmasını sağlıyor. Eski inançlarda şimşek Tanrı'nın kızgınlığı olarak inanılırken filmde de Christof Truman'a kızdığında üzerinde şimşek çakmasını sağlıyor. Eski Ahit'te yer alan Tanrı'nın intikam isteğini de yine Truman'ı bitirmeye çalıştığında görüyoruz. Diğer gezegenler bulunmadan önce Pagan inancına göre Tanrı'nın evi olarak görülen Ay, filmde de Christof'un ve şovun merkezi olarak karşımıza çıkıyor. Ve Truman hakkındaki herşeyi en iyi bilen kişi yine yönetmen oluyor. Merdiven sahnesi de tabi ki "Stairway to Heaven"ı çağrıştırıyor.
Tüm hollywood filmlerinde olduğu gibi Truman show'da da Amerikan esintilerini fazlasıyla görüyoruz. Truman'ın tipik bir Amerikalı gibi kaşif olmak istemesi, kartal simgesi, Cristopher Colombus ve Santa Maria tekneleri, vadedilen topraklara ulaşma arzusu (filmde bu topraklar Fiji), Amerikan'ın kuruluşundaki eyalet sayısı olan 13'ün vurgulanması gibi.
Film, izledikten sonra çoğu kişiyi paranoyaya sürükleyebilecek "aslında tüm yaşadıklarımız bir yalan" dedirtebilecek bir özellikte.Tam anlamıyla yaşadığımız dünyanın bir tasvirini gözümüzün önüne sunar. En kısa şekilde filmin bize vermek istediği mesaj " yaşadığınız hayat tamamıyla bir kurmaca ve bunu değiştirmek elinizde". Başta hayatımızı ele geçiren televizyon ve buna bağlı yaşayan insanlar olmak üzere ciddi bir popüler kültür eleştirisi içermekte.
The Truman Show, senaryosu ve konusuyla daha baştan bu film olmuş dedirten, Jim Carrey'i komediden sıyırıp ne kadar iyi bir drama oyuncusu olduğunu gösteren, Hollywood'un en başarılı yapımlarından. IMDb'de 8.0 puanla, top 250'de 211. sırada yer almış, 29 ödül kazanmış, 3'ü Oscar olmak üzere 36 ödüle aday gösterilmiştir.





"In case I don't see ya, good afternoon, good evening and good night."


13 Ekim 2012 Cumartesi

American Psycho

"Kötülük olunan bir şey midir? Yoksa yapılan birşey mi?"

Fragman;
http://www.cinemagia.ro/trailer/american-psycho-american-psycho-1558/

Türkçe adıyla ; Amerikan Sapığı. Bret Easton Ellis'in aynı adlı romanından uyarlanan, Mary Harron yapımı suç-gerilim filmi. 
Filmin başrolü The Fighter filmiyle Oscar kazanmış, özellikle 'Batman Begins- The Dark Knight- The Dark Knight Rises' üçlemesiyle çok iyi tanıdığımız Christian Bale'e ait. American Pyscho, Bale'in deyim yerindeyse oyunculuğunun tavan yaptığı en önemli filmlerinden birisi.

C. Bale, filmde Patrick Bateman adıyla Wall Street zengini genç bir adamı canlandırır. Film, bu genç adamın işlediği cinayetleri ve sahip olduğu yaşamın getirdiği yabancılaşmayı ele alır.
Filmde Bateman karakterinin Wall Street zengini olmasının bir nedeni vardır. Amerikan Rüyası dendiğinde akla ilk gelen para ve New York'tur. Bunların en iyi birleştiği yer ise Wall Street'dir. Bateman, bu dünyada marka giymek, lüks restaurantlara gitmekle çok para harcayarak kral konumundadır. Ancak zengin olmak onu daha çok esir konumuna düşürmektedir, ve daha uçuk şeylerde bağımsızlığını aramaya başlar. Ve tam bu noktada filmin gerilimi başlar. Bateman, sayko bir katildir. Wall Street yaşantısı onun insanlığını bitirmiş, cinayetlerinden pişman olmayan ve doymayan bir katil haline getirmiştir. Ayrıca kartvizit ve müzik takıntılarıyla da mükemmelliyetçilik içinde psikopatlık halini de görebiliriz. 

Filmin başından sonuna kadar, balta ve testereyle işlenen cinayetlere ve Bateman'ın birlikte olmak için değil işkence yaparak zevk almak için tuttuğu kadınlara ve bir türlü doymak bilmeyen cinayet işleme arzusuna tanık oluruz. Christian Bale oyunculuğu da burada kendisini gösterir, çünkü Bateman cinayetlerinden pişman olmayan ve soğukkanlı bir katildir üstelik işlediği cinayetleri ustalıkla örtbas etmek durumundadır.
Bu cinayetler işlenirken, düşünülen şudur : "Nasıl farkedilmez?". Çünkü filmin sonlarına doğru insanların bu kadar tepkisiz kalması şaşkıncılık uyandırıcıdır. Gerçekse filmin sonlarında ortaya çıkar,  Bateman'ın işlediği cinayetler aslında kendi kabuslarının bir ürünüdür. Bilinçaltındaki sayko ruhu ve bağımsız olamama duygusunu bu şekilde dışa vurur ancak sahip olduğu yaşantı gereği bu isteğini gerçekleştiremez ve 'hayalini' bir deftere yazar. Bu cinayetler onun anlık haz ve stresten kurtulma yöntemidir. İşlediğini düşündüğü cinayetleri telefonda avukatına aldatır, cesetleri sakladığını düşündüğü eve gider ancak bu cinayetler var olmamıştır. 
Aslında bu, sadece izleyiciye kalmış bir teoridir. İsterseniz cinayetlerin gerçek olduğunu ve hiç kimsenin farketmediğini düşünebilirsiniz, ya da daha destekleyici ispatlara sahip diğer teoriyi takip eder ve olayların Bateman'ın bilinçaltı saykolukları olduğunu kabul edersiniz. Çünkü film bize hangisinin doğru olduğunu açıklamaz.

Patrick Bateman'in yaşadığı hayat, bize filmin mesajını verir. Bateman'in diğer insanları ezip yok ederek kendini yücelttiği yaşantısı bize gerek insanlar gerekse devletlerin politikalarını düşündürür. Sizin için bu, hangisini ifade ediyorsa.
Bunu da en iyi Patrick Bateman'ın şu sözlerinden çıkarıyoruz; " My pain is constant and sharp, and I do not hope for a better world for anyone. In fact, I want my pain to be inflicted on others. I want noone to escape". ( Acım sürekli ve keskin. Hiç kimse için daha iyi bir dünya dilemiyorum. Hatta acımı başkalarına yüklemek istiyorum. Kimse kaçamasın istiyorum. )



Amerikan Sapığı romanının arka kapak yazısı ;
"Dünyaya lanetler yağdırıyorum ve bana öğretilen herşeye; ilkelere, seçkinliklere, seçimlere, ahlak derslerine, uzlaşmalarına, bilgiye, birlik olmaya, dua etmeye - hepsi yanlıştı, hiçbirinin kendi başına bir amacı yoktu. Hepsinin dönüp geldiği şu : öl ya da uy. Kendi bomboş suratımı gözümün önüne getiriyorum,  bedeninden ayrılmış sesi, ağzından çıkan ; bunlar korkunç zamanlar."

Tartışmaya açık ancak söylenecek çok sözü olmayan bir film. Ya çok beğenilen, ya da başarısız bulunan bir yapım. IMDB puanı 7.5 (165bin kişi) , yani çoğunluğun beğendiği sonucunu da çıkarabiliriz. 
Psikolojik, gerilim, insanın ruhuna inen "aslında hepiniz içinizde böylesiniz" diyen.

Kaçımız istemedi ki böyle olmasını ?

Cansu Kılıç

28 Temmuz 2012 Cumartesi

The Dark Knight Rises

"I'm not afraid, I'm angry !"


Fragmanlar; 

Ve aylardır bütün dünyanın beklediği o film. Christopher Nolan'ın efsaneleşen Batman serisinin son filmi "The Dark Knight Rises". Kara şövalye bu filmde tam anlamıyla yükseliyor, efsaneleşiyor. Unutamayacağımız bir Batman kendini gösteriyor.
Batman'i pek de izlemeyi sevmeyen ben, bu seriyle 1 numaralı hayranı oldum diyebilirim. Üstelik film vizyona girmeden 3 hafta önce de IMAX salonlarında ilk gün biletlerinin tükenmesi beni fazlasıyla sevindirdi. Tabi ki ben biletimi aldıktan sonra :) Önceden biletleri bitmiş bir filmi, ilk günden izleyebilmenin en güzel yanı şudur; salondaki herkes sizin gibi filmin hayranıdır ve bu konuda bilgiye sahiptir.
Salona girmeden önce dikkatimi çeken ilk şey şuydu ; 10 kişiden en az 2'si Batman tişörtü giyiyordu bu da Batman'in tarihinde en çok hayranı bu seriyle kazandığının ispatı.
Batman Begins 2005'te, The Dark Knight 2008'de çekildi. Ve tam 4 yıl sonra 2012 Temmuz'da The Dark Knight Rises tüm ihtişamıyla gösterime girdi. Vizyona girdiği ilk haftasonu 160 milyon dolar hasılatla da rekor kırdı. 
Herkes büyük beklenti içerisindeydi. Çünkü bu film muhteşem olmalıydı ve deyim yerindeyse ortalığı kasıp kavurmalıydı. Benim düşünceme göre daha fazlasını yaptı. Öncelikle filmin kadrosu her zamankinden daha iyiydi. Christian Bale (Bruce Wayne/Batman), Michael Caine (Alfred), Gary Oldman (Jim Gordon), Tom Hardy (Bane), Marion Cotillard (Miranda Tate), Anne Hathaway ( Selina Kyle/ Catwoman), Joseph Gordon-Levitt ( John Blake) ve Morgan Freeman (Lucis Fox). Hepsi de kendilerine ve yeteneklerine hayran olduğumuz oyuncular, üstelik Christopher Nolan yönetmenliğinde mükemmel bir "görsel şölen" yaşattılar 2 saat 45 dakika boyunca.
İtiraf etmeliyim ki filme girmeden bu kadar süre nasıl izleriz diye düşünmüştüm, ancak keşke daha uzun olsaydı dedim film bitince.
Filmin bazı kısımları dünyada sadece 4 tane bulunan değeri 500bin dolar olan IMAX kameralarıyla çekildi, ve bir takip sahnesinde bu kameralardan birisi paramparça oldu. Ancak film sadece 2D olarak vizyona girdi. Dünya çapındaki IMAX salonlarında bile. C.Nolan filmi 3D çekmedi çünkü araştırmalarına göre dünyada 3D film izlemeyi sevmeyen azımsanmayacak bir kesim var. Nolan'ın amacı filmi herkesin izlemesini sağlamak.
Senaryoda yer yer kopukluklar, eksiklikler ve yanlışlıklar hissedebilirsiniz. Hatta çoğu sahnenin makaslanıp filmin uzatılmak istenmediği hissi de verebilir. Ancak filmin geneline baktığımızda bunlar rahatsız etmeyecek kadar ufak kalıyor.
Son yıllarda vizyona girmiş kesinlikle en iyi film. Her dakikasıyla beklentilerin üstünde ve seriyi zirvede bitiren bir film. Christopher Nolan bundan sonra daha nereye çıkabilir merak konusu :) Tabiki dünyanın aylarca beklediğ, hasılat rekorları kıran bir film yapmak da çok az yönetmene kısmet olur, kim bilir belki James Cameron da kıskanmıştır :)
Tabi ki burda filmi anlatmam, spoiler vermem çok yanlış olur film yeni vizyona girmişken. Ama şunu söyleyebilirim ki bu seriyle Batman artık bir süper kahraman olma özelliğini aştı. Bu seri Marvel'in Ironman, Captain America, Thor vs. filmleri gibi popüler ve fantastik süperkahraman filmi olmaktan çok uzakta. Özellikle son filmde bunu fazlasıyla aştı.
Birçok film eleştirmenine göre film öyle kötüydü, şurası şöyleydi, burası böyleydi evet. Bence boşverelim. Christopher Nolan bize 2 saat 45 dakikalık görsel bir şölen sunmuş üstelik en iyi oyuncularla. Fantastik film sevmeyen insanın bile hayran kalıcağı bir film yaratmış. Bu süreyi sıkılmadan ekrana kitlenerek geçiriyorsanız o film iyidir ! Ki, dediğim gibi The Dark Knight Rises kesinlikle koltuğa yapıştıran, ekrana kitleyen, gerçekmişcesine bir deneyim yaşatan bir film.
Son olarak kaç kişi böyle düşünür bilmem ama ben Bane karakterini Joker'dan daha çok beğendim. Çünkü Gotham'a yaptıkları daha büyük çaplı ve Batman için çok daha büyük bir zorluk. Ve filmin sonundaki polis John Blake, Alfred ve Batman'in yeni aracı The Bat'le ilgili küçük sürprizler o son dakikalarda filme müthiş tat katmış.
IMDb top 250 listesinde The Dark Knight 8.8 puanla 8. sıradayken,The Dark Knight Rises yine 8.8 puanla 10. sırada yerini aldı bile.





Kısacası film tam anlamıyla bir görsel şölen olmuş. Benim tavsiyem 3D olmasa da, imkanınız varsa filmi IMAX'te izleyin ki bu görselliğin keyfini çıkarın. Ve kesinlikle izlememezlik gibi bir hataya düşmeyin :)

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Back to the Future

" Do you remember.. the future?"


Fragmanlar; 

çevremdeki herkes tarafından bilinir ki "back to the future" benim en sevdiğim milyonlarca kez izlediğim vazgeçemediğim seridir. peki nedir Back to the Future? The Godfather, Lord of the Rings gibi popülerliği ve başarısı aynı oranda çok yüksek yapımlar varken, Back to the Future'ı benim için en iyisi yapan nedir?
ilk olarak seri, Robert Zemeckis'in yönetmenliğini, Steven Spielberg'in yapımcılığını üstlendiği bir bilim-kurgu başyapıtıdır. Christopher Lloyd canlandırdığı Dr. Emmett Brown karakteri ve Michael J. Fox canlandırdığı Marty McFly karakteri ile tartışılmaz derecede hayran bırakır. Seri, dünyada milyonlarca fan sahibidir. Çünkü, günümüze kadar zaman yolculuğu mümkün olmadığından insanlığın hala en büyük hayallerinden biridir. Serinin ilk filminde 1985 yılında Dr. Emmett Brown, bir Delorean DMC-12 model arabayı değişim kapasitörü kullanarak zaman makinesine dönüştürür. Bu araç, saatte 88 mil hıza ulaştığında istenilen tarihe gitmektedir. Ancak, bir yanlışlık sonucu Marty McFly, 1955 yılına, anne ve babasının henüz tanışmadığı zamanlara gider, onlarla tanışır ve herşeyi karıştır. 30 sene önceki Dr.Brown'u bularak 1985 yılına geri döner. İkinci filmde, Marty ve sevgilisi Dr.Brown eşliğinde 2015 yılına giderler. bu film serinin en çok sevilenidir çünkü bu filmde kendisini kurutan mont, ayağa uyum sağlayan ışıklı Nike ayakkabılar ve en heyecan vericisi uçan kaykaylar vardır. araçlar hava trafiğine geçmiştir ve ev aletleri ses tanıma sistemiyle çalışırlar. üçüncü filmde ise kasabalarının henüz kurulmadığı 1885 yılına dönerler üstelik bu filmde Dr. Brown bir treni zaman makinesine dönüştürür.
Dr.Brown'un "Your future hasn't been written yet. no one's has. the future is whatever you make it. so make it a good one." sözü de ünlüdür. Serinin 3 filmi de yaptıklarımızın geleceğimizi değiştirebileceği düşüncesi üzerine kuruludur. Yaptıklarımız, yapmadıklarımız, seçimlerimiz gelecekte yaşayacağımız hayatımızı etkiler, bu yüzden geleceğimizi iyi yapmak bizim elimizdedir.
Serinin ilk iki 1981 yılında aynı anda çekilmiştir ve filmlerdeki teknoloji ve efektler size 2000lerde çekilmiş izlenimi yaratır hatta ara sıra kendinizi "bunu nasıl yapmışlar" derken bulabilirsiniz.
Serinin ilk filmi The Internet Movie Database (IMDB) 'de 8.3 puan alarak en iyi 250 film sıralamasında 60. sırada yer alır.

Oskar dahil olmak üzere birçok ödül de kazanmıştır. Ayrıca 2007 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir.
dipnot: serinin ilk filminde Marty'nin 1955 yılında anne ve babasının okuduğu lisedeki Enchanment under the Sea partisinde 'Johnny B. Good' şarkısını seslendirdiği sahne görülmeye değerdir.

Cansu Kılıç

post.1

Bu post da benim blogumda ilk olsun. ilk blog'umun :) yüzlerce film izleyen, sinema meraklısı birisi olarak eleştiri yapma amacı olmadan beğenilerimi düşüncelerimi paylaşma amaçlı bir blog yazmak istedim. Çünkü bu kadar film izleyen birisiyseniz ister istemez bir süre sonra iyi filmden kötü filmden anlıyorsunuz. yeni filmler hakkındaki görüşleriniz ve eski filmlerden önerileriniz dikkate alınmaya başlanıyor. böyle de başlayalım :)