23 Mart 2016 Çarşamba

The Sound of The Legend

Birçoğumuzun filmlerden izlemekten en çok keyif aldığı hikayeler gerçek yaşam öyküleridir. Özellikle hayran olduğumuz bir müzisyenin, tüm kitaplarını okuduğumuz bir yazarın ve şairin, nobelli bir bilim adamının, dünyanın gidişatını değiştiren bir politikacının. Amerikan ve Avrupa sineması tarihinde belgeseller haricinde birçok biyografi filmi çekilmiştir. 
İlk bölüm olarak, hepsi birer deha ve ayrı birer efsane olan müzisyenleri anlatan biyografi filmlerine bakalım ;

Amadeus

"Forgive me majesty. I'm a vulgar man. But I assure you, my music is not.
Bağışlayın beni majesteleri. Ben edepsiz bir adamım. Ama sizi temin ederim, müziğim değil."



Nasıl bir şaheser! Büyük dehayı anlatabilmek için başarması en zor yapımlardan olan Amadeus, Peter Shaffer aynı adlı oyunundan Milos Forman tarafından sinemaya uyarlanan tarihin en büyük biyografik çalışmalarından birisi.

Wolfgang "Amadeus" Mozart. 18. yüzyılda yaşamış, 35 yıllık hayatına 626 eser sunmuş, Kalsik Batı müziğinin öncülerinden, yaşayan en büyük müzik dehası. Zaten onu tanımayan, Klasik müzikle ilgilenmese bile dinlememiş olanımız yoktur.Benim şahsi olarak hayran olduğum çalışması Serenade No.13 in G Major. Linkten dinlenebilir : https://www.youtube.com/watch?v=z4Hfv00eqoI

Amadeus yapımı, Mozart ve onun gizli rakibi olarak görülen müzisyen Antonio Salieri'nin hikayesini anlatır. Film 8 Akademi Ödülü olmak üzere toplam 41 ödül kazanmış olsa da, fazlasıyla da eleştirilmiştir. Çünkü Mozart ve Salieri'nin rakip olduklarına dair tarihsel veya belgesel kanıt çok fazla bulunmamaktadır. Film de daha çok Salieri'nin başarısızlığından ve Mozart'a olan kıskançlığından kaynaklı sinsi planları anlatır, ve sonundaki büyük trajediyle iç burkar. Mozart aynı zamanda bu filmde "Tanrının dile gelişi" olarak tanımlanır. 

"I heard the music of true forgiveness filling the theather, conferring on all who sat there, perfect absolution. God was singing through this little man to all the world, unstoppable, making my defeat more bitter with every passing bar.///
Tiyatroyu dolduran gerçek bağışlayıcı müziği duydum, salondakilere mutlak bağışlanma sunuyordu. Tanrı, bu küçük adam aracılığıyla dünyaya şarkı söylüyordu. Durdurulamaz. Geçen her ölçü hezimetimi daha da arttırıyordu." (Salieri)

Mozart rolünde Tom Hulce, Salieri rolünde Murray Abraham, 1984 yapımı.


Walk The Line

"You are afraid to be in love, you are afraid of losing control. 
Aşık olmaktan korkuyorsun, kontrolünü kaybetmekten korkuyorsun."





İsmini "I walk the line" şarkısından alan, ABD'li rock ve country müzik efsanesi Johnny Cash'in müzik hayatını ve eşi June Carter'la olan ilişkisini anlatır. Joaquin Phoenix ve Reese Witherspoon filmdeki şarkıların tamamını kendileri seslendirmişlerdir. Onların oyunculukları, karakterleri tam anlamıyla yaşatmaları ve sesleri sayesinde de bu film, olabileceğinden çok çok daha iyi başarılara imza atmıştır.
"Man in Black" Johnny Cash 1955 yılında Memphis stüdyolarında kendisine has sesi ve tarzıyla AMerikan rock ve country müziğinde iz bırakacak adımları atmaya başlar. Kariyerindeki yükselmenin ardından, uyuşturucu bağımlılığı , sağlık sorunları gibi sert değişimler yaşayan Cash, 2003 yılında June Carter'dan 4 ay sonra hayatını kaybetti.



La Vie En Rose



Edith Piaf'ın dinlerken aşık olunan sesi ve şarkıları, Marion Cotillard'ın güzelliği ve oyunculuğu. Söylenecek söze ihtiyacı olmayan bir biyografi yapımı.
Edith Piaf'ın çocukluğundan kariyerinin sonuna kadar tüm gelişimi ekrana yansıtılıyor. Tamamı Fransızca olan filmde, Marion Cotillard; Oscar, Golden Globe ve BAFTA olmak üzere en az 10 En İyi Kadın Oyuncu ödülünü de evine götürmüş oluyor.



I'm Not There

"Seven simple rules for life in hiding : One, never trust a cop in a raincoat. Two, beware of enthusiasm and of love, each is temporary and quick to sway. Three, if asked if you care about the world's problems, look deep into eyes of he who asks; he will not ask you again. Number four and five, never give your real name... and if ever told to look at yourself, never look. Six, never say or do anything the person standing in front of you cannot understand. And seven, never create anything. It will be misinterpreted, it will chain you and follow you for the rest of your life and it will never change.

Saklanarak yaşamanın yedi kuralı ; Bir, asla yağmurluklu bir polise güvenmeyin. İki, coşku ve aşktan sakının. İkisi de geçicidir ve çabuk etkiler. Üç, dünyanın sorunlarına önem verip vermediğinizi soran olursa bunu soranın gözlerinin içine bakın, bir daha sormayacaktır. Dört ve beş, asla gerçek adınızı söylemeyin... ve kendinize bakmanızı söylerlerse bakmayın. Altı, karşınızdaki insanın anlayamayacağı bir şeyi asla söylemeyin. Yedi, asla bir şey yaratmayın. Yanlış anlaşılacaktır, sizi zincirler ve hayatınız boyunca takip eder ve asla değişmez."




Bir efsane daha ; Bob Dylan.
Çok yaygın olarak bilinmeyen bu biyografik yapımın en ilgi çekici yanı, Bob Dylan rolünde 'bir' oyuncunun olmaması. Bu filmde Bob Dylan rolünde Kate Blanchett, Christian Bale, Marcus Carl Franklin, Richard Gere, Heath Ledger, Ben Whishaw var. Bob Dylan'ın farklı yaş aralıklarını, kişilik özelliklerini ve kariyer adımlarını canlandıran 6 oyuncu. Ancak sanırım herkesin en çok dikkatini çekecek olan kişi; Cate Blanchett, ki kendisi aynı zamanda hem En iyi kaıdn oyuncu hem de erkek oyuncu adayı olabilecek kadar başarılı bir performans sergilemiştir. 2007 Tom Haynes yapımı,belgesel değil,farklı bir fikirle çekilmiş bir 'film'.



Ray


"If I feel the music, it means it's real.
Müzik, hissedebiliyorsam gerçektir."




Ray Charles efsanesini bilmeyen var mı? Veya Jamie Foxx sempatikliğini?

7 yaşında görme yetisini kaybeden, soul ve blues müziğin yaşamış en büyük efsanelerinden Ray Charles'ın 50 ve 60lı yıllara denk gelen müzik hayatını Jamie Foxx'tan izliyoruz. Zor fakat sağlam ve güçlü bir performans, Akademi tarafından En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde de ödüllendirilmiştir.Tahmin edebileceğiniz gibi En İyi Müzik Kurgusu ödülü de alan film, aynı zamanda bir müzik ziyafeti. 



Pink Floyd The Wall



Pink Floyd'un 1979 yılında yayınlanan aynı adlı albümünden yola çıkarak animasyonlu, bol müzikli, az diyaloglu, Roger Waters tarafından yazılan bir Alan Parker filmi. The Wall albümünün neredeyse tamamı filmde yer alır.
Filmde, Pink'in babasının 2. Dünya Savaşı'ndaki ölümüyle duvarın ilk tuğlalarının örülmesiyle, sonrasında izole olması, yalnızlaşması, bir rock yıldızı olması, hayatının ve ilişkilerinin kötüye gitmesi, kendini tüketmesi ve son olarak kendisiyle hesaplaşarak duvarları yıkmasını izliyoruz. 

Başrolde izlediğimiz Bob Geldof, Pink Floyd'dan ve Roger Waters'dan hazetmemesine rağmen başarılı bir sonuç çıkarmıştır. Animasyon ve müziklerin birbirine eşlik ediyor olması da güzel bir tat bırakıyor haliyle. Hepimizi iyi bildiği "Another Brick in The Wall" şarkısından da çıkarabileceğimiz gibi filmin en etkileyici sahneleri de eğitim sisteminin eleştirildiği ve savaş karşıtı sahnelerdir.



The Doors

"There are things known and things unknown and in between are the doors.
Bildiğimiz şeyler vardır, ve bilmediğimiz, ve arasında kapılar..."



1960 ve 70li yılların dünyaca ünlü physcodelic-rock grubu The Doors ve solisti Jim Morrison'ı anlatan 1991 yapımı grubun hayranı olan Oliver Stone filmi. 

Grup 1965 yılında Ray Manzarek ve Jim Morrison tarafından kuruldu ve ismi de Aldous Huxley'in Doors of Percepiton'ına gönderme oldu.Bu kitabın adı da William Blake'in "kapıların ardında bilinen ve bilinmeyen gerçekler vardır" dizelerinden gelir.

Val Kilmer, Jim Morrison rolü için başarılı bir seçim. 


İyi seyirler..

Cansu Kılıç

4 Mart 2016 Cuma

Mini Hours

1.5 - 3 saatlik zaman dilimini bir filme doymak için az görenler, aslında anlatılabilecek daha fazla ayrıntı varmış diyenler ancak en az 5 sezonluk dizileri takip etmenin de sıkıcı olacağını düşünenler için ; mini-diziler.


Bugünlerde hangi mini-dizileri takip edebiliriz veya yakın zamanda hangileriyle karşılaşacağız?

11.22.63 

"Past does not want to be changed. / Geçmiş değiştirilmek istemez."



Başrol oyuncumuz James Franco. Onu zaten 127 Hours'ta izledikten sonra oyunculuğu konusunda hiçbir şüphemiz kalmadı. Stephen King'in ünlü romanı 11.22.63'ün Bridget Carpenter ve J.J. Abrams tarafından 8 bölüm halinde tv'ye uyarlanmasını izliyoruz. 8.bölümde final yapacak, tam da tadında kalacağını düşünüyoruz. 

Öğretmen olan Jack Epping, bir gün sürekli gittiği restoranın depo kapısının geçmişe 1960'a açılan bir kapı olduğunu öğrenir. Restoranın sahibi onu 1960'a giderek orada 3 yıl gerekli araştırmaları yaparak 1963'te John F. Kennedy suikastini önlemesi için ikna eder. Ancak 'geçmiş değiştirilmek istememektedir!'
Ve eğer bu suikasti başarıyla engelleyebilirse bunun geleceğe etkisi neler olacaktır?

TABOO

"I'm a very dangerous man to know./Ben tanımak için çok tehlikeli bir adamım."



Tom Hardy, 8 bölümlük bu mini-dizinin başrolünde olmakla beraber babası Chips Hardy'le beraber aynı zamanda yazarlık kısmını da üstleniyor. Yapımcı olarak da büyük filmlere büyük imzalar atmış olan Ridley Scott'ı görüyoruz. Bu projeyi ancak 2017 yılında izleyebileceğiz ancak sanıyorum ki beklemeye değer olacağı konusunda hemfikiriz.

James Keziah Delaney, Afrika'da geçirdiği 10 yıldan sonra 1814'te Londra'ya döner ve babasından kendisine kalan mirasla beraber karanlık aile sırları ve tehlikeli oyunlarla karşılaşır.


MAKING A MURDERER

"I'm innocent. / Ben masumum. "



"Making a Murderer" bir diziden çok, belgesel. İzlediğimiz kişiler, olayların gerçek sahipleri. Moira Demos ve Laura Ricciardi tarafından yönetilen belgesel, 10 bölüm olarak Netflix tarafından yayınlanıyor. 1985 yılında Steven Avery tüm tanıklara ve delillere rağmen bir saldırıdan suçlu bulunmasından dolayı 18 yıl hapse mahkum ediliyor. Serbest kaldıktan 2 yıl sonra bir cinayet davasıyla Avery'nin hayatı tam anlamıyla alt üst oluyor ve müebbet hapis cezası alıyor. Yıllarca süren davalarda Avery ve ailesi, onun masum olduğuna dair tüm kanıtları sunuyor ancak sonuçsuz kalıyor.
Steven Avery davası Amerika tarihinde en büyük yankıyı uyandıran davalardan birisi. Öyle ki bu belgeselin yayınlamasından sonra Beyaz Saray açıklama yapmak durumundan kalmıştır.


PRISON BREAK : SEQUAL

"Is he alive ? / Yaşıyor mu? "



Prison Break hayranlarının ve büyük takipçilerinin beklediği haber geldi ve Prison Break mini bir diziyle tekrar yayın yapacağını açıkladı. Projeden henüz bir fragman gelmedi, neler olacağı konusunda açıklamalar yapılmadı ancak kardeşleri bu sene ekranda görmeyi bekliyoruz.


İyi seyirler...

Cansu Kılıç

3 Mart 2016 Perşembe

And the Oscar goes to...

Evet Oscar'ların ardından uzun zaman geçmeden...

2015 Oscar'ları sanıyorum ki son yılların en çok merak edilen Akademi gecesiydi. Bunun nedenlerinin en başında tabi ki DiCaprio'nun sahnede ödülü kaldırabilecek olmasıydı. Abartısız bir şekilde, Dünya üzerinde sinemayla ilgilenen ve Akademi ödüllerini takip eden herkesin beklentisi bu yöndeydi. Ancak bunun dışında (tabi ki sosyal medya etkisiyle) sinemayla çok içli dışlı olmayan kesim de bunun için fazlasıyla heyecanlıydı. Bu konunun DiCaprio'yla dalga geçiliyor olması yönünde değerlendirilmesine katılmıyorum, bu durum onun ne kadar sevildiğini ve hayran olunduğunun en büyük kanıtıdır. 
Bir diğer merak konusu ; Alejandro Inarritu'nun 2014'teki Birdman başarısından sonra bu sene beklenen En İyi Yönetmen-En İyi Erkek Oyuncu - En İyi Film üçlemesi başarısı gösterebilecek miydi?

Ve asıl meraklılarından ; Mad Max nasıl bir sürpriz yapacaktı ?

Son olarak : Spotlight, özgün senaryoda en büyük favori olarak gösterilirken En İyi Film kategorisinde The Revenant karşısında şansı olabilir miydi?

Ve 28 Şubat gecesi. Herkes gibi saat 03'e kadar uyuyup, sonra yarım saat kadar kırmızı halı elbiseleri dedikodularını dinleyip heyecanla tv karşısına kitlendik.

Senaryo dallarında Spotlight ve The Big Short sürpriz yapmayarak ödüllerin sahibi oldu.

Ve gecenin en büyük başarısı; En İyi Kostüm, En İyi Yapım Tasarımı, En İyi Makyaj, En İyi Kurgu, En İyi Ses Kurgusu, En İyi Ses Miksajı derken "Mad Max : Fury Road" 6 ödülle geceye tam anlamıyla damgasını vurdu. Öyle ki En İyi Yönetmen dalında ödülü George Miller alacağı konusunda büyük soru işaretleri oluşmaya başlamıştı. Yine de 2015'teki en büyük favorim olan Mad Max'in böyle güzel bir başarı elde etmesinden son derece memnun oldum.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kategorisinde The Danish Girl gibi bir filmle büyükbir şans yakalayan Alicia Vikander ilk ödülünü de yakalamış oldu. En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu'da ise Sylvester Stallone'nin en büyük favori olarak gösterilmesine rağmen, 3 Tony ödüllü "Bridge of Spies"tan Mark Rylance başarısını gördük.

Ve en çok merak edilen son 4 ödül.
En İyi Yönetmen dalında en büyük favori Alejandro Inarritu iken Mad Max'in teknik ödüllerdeki başarısından sonra George Miller beklentisi oluşmuştu ancak tahminler boşa çıkmadı ve Inarritu bu sene de ödülü kazanarak, ödülü üstüste alma başarısını gösteren tarihteki 3. yönetmen oldu.

En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, tahmin değil kesin olarak görülen Brie Larson'a gitti.Kendisi zor bir rolün altından başarıyla kalkarak herkesi kendisine hayran bıraktı. Ancak kendisinden ödül almaya gelirken daha şık ve bakımlı bir saç modeli ve güzelliğini daha iyi vurgulayan bir makyaj beklerdik.
Yeri gelmişken gecenin en güzel, en çekici kadınları tabiki Blanchett ve Theron ikilisiydi. Bu kadınlar yaşlanmayacaklar, güzellikleri ve yetenekleri hiç solmayacak.

Leonardo DiCaprio sahneye Julianne Moore'un o muhteşem sesi ve aksanıyla çıktıktan sonra ödülünü alıp, biz delicesine sevinirken o muhteşem konuşmasını yaptı. Kendisi çok uzun süredir bir çevre aktivisti ve bu konuşmayı tam da dünyanın en çok izlenen yayınlarından birinde yaparak sesini duyurdu. 



Ve En İyi Film. Eğer The Revenant bu ödülü alsaydı, En İyi Yönetmen dalındaki başarısından sonra En İyi Film dalında üstüste ödül alan "ilk" yönetmen olacaktı. Ancak büyük bir kesimin tahmin ettiği olmadı. Senaryosu ve işleyişiyle bir diğer favorimiz olan "Spotlight" hakkıyla sahneye çıktı.


Bir de tüm ödüllerin ötesinde tüm tatlılığıyla bayıldığımız bir isim daha vardı ; Jacob Tremblay.



Artık bize de 2017 Şubat ayına kadar beklemek ve bu sırada film avına çıkmak kaldı.

İyi seyirler...


Cansu Kılıç